Yazan: admin | 14 April 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Uyan
23 Nisanlar, Yerli Malı haftaları, Yaşlılara yardım eden çocuklar, Susam Sokağı, Oyun Gemisi, Heidi ve benzeri çizgi filmler… Çocukluğuma ait tüm etkileşimlerin bana bir şey öğretmeye çalıştığını farkettim; Nazik olmak.
Hani dünyaca ünlü Türk konukseverliği var ya… Geçenlerde onu uzun yıllar
dirilmeyecek önce tecavüz ettik sonra da toprağa gömdük! “İtalyan sanatçı Pippa Bacca, “Barış Gelini” projesi için 8 Mart’ta sanatçı arkadaşı Silvia Moro ile Milano’dan yola çıktı. Gelinlik giymişlerdi ve Slovenya’dan başlayıp Filistin’de sona erecek yolculuk otostopla yapılacaktı. Amaç insanların güvenilir olduğunu kanıtlamaktı. Planlandığı gibi İtalya’dan Hırvatistan, Sırbistan, Bosna ve Bulgaristan’ı geçip, 19 Mart’ta Türkiye sınırından girdiler. İki arkadaşın yolu burada ayrıldı; farklı yolları izleyerek Beyrut’ta buluşacaklardı. Picca’nın Türkiye turunu 29 Mart’ta tamamlaması, buradan Suriye, Lübnan, Filistin’e geçmesi gerekiyordu. Yolculuk boyunca çektikleri fotoğraflar ve günlükleri “Barış Gelinleri” internet sitesinde yayınlanıyordu. Ancak 31 Mart’ta Pippa ile irtibat kesildi. “İtalyan gelin kayıp” haberleri, 2 gün önce “Gebze’de ölü bulundu” haberiyle kesildi.
Çünkü, İnsanlıktan nasibini almamış bir seks manyağı, Yıllarca aramızda normal bir insanmış gibi dolaşıp sonra en yapılmayacak olanı, en yapılmayacak insana yaptı. Bunu yapanın kim olduğunun artık hiçbir önemi yok çünkü yıllarca herkes şunu söyleyecek “Pippa’yı Türkler öldürdü!” Hepimizin havasını suyunu kirleten bu barbarlık giderek artacak! Çünkü ortada eğitim sistemi falan kalmadı. Hoş eskiden de olduğu pek söylenemez ama en azından çocuklara élutfen iyi insanlar olun” diyen bir TRT mevcuttu. Şimdi Bakıyorum da özle kanallara; hepsi ağzından salyalar akan, tez yoldan köşeyi dönem tiyoları veren batakhaneler gibiler…
Asla affedilmeyecek bir hareket yaptık ve Bizi suçladıkları için değil, gerçekten suçlu olduğumuz için çok utanıyorum. Olay sonrası Pippa’nın ailesinin bu kadar sağduyulu davranması bile onları “uygar Avrupalılar” bizi “Barbar Türkler” yapıyor. Süpermen olup, Dünyanın tersine dönerek zamanı geri alabilseydim eğer… bunu çok isterdim.
A PIPPA
Abito bianco
![]() |
per andare a nozze con la tua morte
e con quella di noi tutti
Ti sei vestita di bianco
ma siccome la tua anima mi sente
ti vorrei dire che la morte
non ha la faccia della violenza
ma che è come un sospiro di madre
che viene a prenderti dalla culla
con mano leggera
Non so cosa dirti
io non credo nella
bontà della gente
ho già sperimentato tanto dolore
ma è come se vedessi la mia anima
vestita a nozze
che scappa dal mondo
per non gridare
PİPPA’YA
Beyaz elbise
Düğününe gitmek için ölümünle
Ve hepimizinkiyle
Sen beyazlar giymiştin
Ama sanki ruhunu hissediyorum
Demek istiyorsun ki ölümün bile
![]() |
Yüzü şiddetinki değil
Tıpkı bir annenin iç çekişi gibi
Seni kucağına almaya gelmişcesine
Yumuşacık ellerle…
Sana ne diyeceğimi bilmiyorum
Ben insanların
İnanmıyorum iyiliğine
Çok acı çektim şimdiye değin
Ama sanki ruhumu görüyormuşsun gibi geliyor
Düğüne gider gibi giyinmiş
Dünyadan kaçan
Çığlık atmamak için
(İtalyanca’dan çeviren Sezin Öney)
Yazan: admin | 03 April 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Benim Sinemalarım, Oku, Seyret
Recep İvedik’in teaserlarının sinema salonlarında gösterilmeye başlamasıyla
sözleşmiş gibi herkes bu filmden bahsetmeye başladı. Bir süre sonra, -bu daha görülmemiş işin tebriği- midemi bulandırmış olacakki Recep İvedik’ten nefret etmiştim. Yaşadığım ilçenin yakınındaki il sinemalarında gösterildiği vakit, “Eşkiya” benzeri bir izdiham uyandırmasına aldırmadan, bu talebin, tamamen izleyicinin yerli film izleme dürtüsünden ve düşük beğeni düzeyinden kaynaklandığını düşünmüştüm.
Nihayetinde film buraya da geldi ve ailecek görüştüğümüz bir dostu ve eşimi kırmamak adına Recep ivedik’i görmek üzere yollara düştüm. Açıkcası filmi izlemek için hiç heyecanlanmıyordum. Koskoca “Öteki Sinema” Blogunun yazarı olarak bu kaba güldürü bana ne verebilirdi ki? Salona girdiğimde yıllardır uğramadığım bu sinemanın (Gölcük Garnizon Sineması) hiç değişmediğini farkettim. Salonun kokusu bile aynıydı. Bu nostaljik hazla şartlanıp eskiden olduğu gibi Fuaye kantinine gidip Kolamı ve mısırımı aldım ve ikisi için sadece 95 Kuruş ödedim! (Askeri sinemalar hep ucuzdu zaten!)
Film başladığında aklımda başka düşünceler vardı. Bir gün sonrasının işllerini kafamda organize etmeye çalışıyor ve böylelikle 1.5 saatlik Recep İvedik Bunalımından kolayca sıyrılacağımı umuyordum. Derken… Bir şeyler oldu ve bende diğer izleyiciler gibi tepki vermeye, önce gülümsemeye arkasından da kahkahalarla gülmeye başladım. Evet, garip ama Recep İvedik çok komikti! Neyse, dedim kendi kendime “komik bir film seyreder çıkarız.” ama kahkahalarla dolu filmin bitiminde içimi buruk bir duygu kapladı. Neden böyle olduğunu düşündüğümde kendime verdiğim ve sizlerle paylaşmak istediğim cevap şu oldu: Film Recep İvedik ve onun yol macerası sırasında karşılaştığı insanlardan oluşuyor. Kuralcı bir otel müdürü, ezik ama neşeli bir otel komisi, Sırf zengin olduğu için sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kalan Recep’in çocukluk aşık Sibel, ve diğer sıkışmış insanlar…

Recep hepsinin içinde tek özgür insan… istediği anda, aklına geleni yapıyor ve hissettiği gibi yaşıyor. Kaba ama dürüst, rüküş ama eğlenceli ve ısrarla aksini belirtmesine rağmen kompleksiz… İzlerken kendi kıstırılmışlığınıza da lanet okuyorsunuz ve Recep’i içten içe kıskanıyorsunuz. Çünkü bizde perdede izlediğimiz yan karakterler gibi emir komuta zincirinin içinde yaşayan mesai saatlerine hapsedilmiş insanlarız bunu bilmek Recep İvedik’i hem kucaklamamıza hemde kendimize acımamıza sebep oluyor. Recep komiyi tokatladıkca, dayağı yiyen biz oluyor ama yine o komi gibi kızmak yerine hayran oluyoruz.
Sadece gülmek için değil hikayesi için de izlenebilir bir filmmiş Recep İvedik… Benim gibi kasmayıp seyredin.
Yazan: admin | 20 March 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Mazi kalbimde bir yaradır..., Seyrettiklerimiz
“Kusura bakma agam! kendimi kurtarmam gerekti…”
“kurtardın mı bari…”
“Muhsin Bey” çiçekleri seven bir adamın öyküsü… o yüzden olsa gerek köyünden emmisinin tavsiyesiyle gelen Ali Nazik’e sahip çıkıyor, koruyor, kolluyor ve çabalıyor. sessiz sedasız bir zamanların çok mühim plakcisi musin bey 80′ler geldiğinde artık köşesine çekilmek zorunda kalıyor. çünkü artık toplumun önemsediği herşeyin kökten değiştiği yılların sanatcılarının yüzüne bakılmadığı ama bir gecede sanatcı ve şöhret olunabildiği zamanlar… böyle bir zamanda gelince Ali Nazik iki adamın hızlı ve sımsıkı kenetlenişi anlatılmaya başlanıyor. Muhsin sözünün eri… kendi redddetiği tüm metodlarla olsa bile Ali Nazik şöhret olacak…

“Muhsin Bey” filminin en önemli yanı (bence) baş karakteriyle aynı kişiliği taşıyan bir yerli yapım olması… yani, gösterişden uzak ama ilk sn.den bitişine kadar söz verdiği her şeyi harfiyen yerine getiren, hiç bir şekilde sarkmayan, ajitasyona kaçmayan, film gibi bir film kendi zamanında gırla çekilen garip, zavallı, ucuz “Arabesk şarkıcı filmleri furyası”na inat edercesine ulusal sinemanın çok seçkin bir örneği.
filmdeki en önemli an ise Ali nazik’in damda kaldığı korkudan kıpırdayamadığı an…
“korkiyem agam..kıpırdiyemiyem!”
“korkma…tutun bana! şimdi sen bir adım ileri atacaksın, ben bir adım geri… böyle kurtulacağız buradan!”
Gerçektende 80′lerde geçmişe ait güzel, özel ne varsa bir adım geri atarken köyden kente göç etmiş nufusun beslemesiyle yağmacı bir ruh bir adım ileri atmaktaydı… her yerde arabeskciler, küçük emrah, ceylanlar… bayağılık, basitlik.
Yavuz Turgul “Muhsin bey” karakterinin hikayesinde tüm bir ülkenin (bizim ülkemiz) kaybedişini anlatmaktadır. Türk ulusunun kendine ait değerleri paçavra gösterişlerle değiştiği zalim yıllar…. bu yüzden içimizi acıtan bu filmi çok severiz. “Muhsin Bey” hepimizin olmak istediği ama bir türlü başaramadığı bir adamdır. bir görkemli kaybeden…
artık tek bir Muhsin’in kalmadığı bir yerde yaşıyoruz. birer Ali Nazik olduk hepimiz güzel olan her şey geride kaldı.varsa yoksa küçük hesaplar, kariyer planları, yurtdışı tatilleri, pahalı elektronikler, güç savaşları….
Muhsin Bey’in Madama söylediği gibi suni gübreyle beslenen çiçekler gibiyiz. coşup açıyoruz bir anda, ama sonra hepten ölüyoruz…
Yazan: admin | 18 March 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Mazi kalbimde bir yaradır..., Oku, Seyret
Bu aralar ilkokul 1. sınıfta okuyan oğlum için, devamlı takip edebileceği, hayal gücünü açacak, bol çizgi romanlı bir süreli yayın arayışındayım. Benim okuma maceram da hemen hemen aynı dönemde babamın elinde getirdiği bir Milliyet Çocuk (Baytekin Özel sayısı) ile başlamıştı. Çizgi romanlar hem hayal gücümü ve vizyonumu olabildiğince genişletmiş, hem de okuma yeteneğimi hızlandırarak güçlendirmişti. Çizgi Roman etiketi altında piyasada bulunan, büyüklerin genellemesiyle; Tommiks, Teksas’lar hangi aklıevvel yüzündendir bilmem, lanetlenmiş, eve uyuşturucu sokmaktan daha zor okunur olmuştu ama Milliyet Çocuk, Tercüman Çocuk, Güneş Çocuk, Doğan Kardeş gibi haftalık periyotlu dergiler hem büyüklere hoş gözüküyor, hem de çizgi roman okumayı masumlaştırıyordu. Oldukça hatırı sayılır bir takipçisi olan bu dergiler zamanla kapandılar ya da form değiştirdiler. O günlerden günümüze tamamen değişmiş ve Miço adını almış haliyle bir Milliyet Çocuk kaldı sanırım, ama tatsız tuzsuz ve ruhsuz bir şekilde…
Bu arayış esnasında birden gözüme takılan Doğan Kardeş dergisi Marketin orta yerinde bir zaman tünelinden geçmeme sebep olacaktı az kalsın. Hiç düşünmeden dergiyi alıp, iyi avlanmış bir yırtıcı hayvan edasıyla evde bekleyen aç evladımın önüne attım! Ama açıkçası pek ilgilenmedi! Nedendir diye düşünürken dergiyi karıştırmaya ve konuya muvaffak olmaya başladım. Yeni Doğan Kardeş, şimdiki çocuklar için değil, bir zamanlar takipçisi olan ama şimdi kocaman adam olmuş çizgi roman müptelaları için yayınlanmaya başlamıştı. Türk çocuk dergileri arasında çok özel bir yeri olan ve Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’in bir kazada kaybettiği oğlunun adını verdiği dergi, 1945 ile 1978 yılları arasında, otuz üç yıl boyunca aralıksız yayınlandı. 90’larda bir geri dönüş yapsa da bu kısa ömürlü oldu ve günümüze kadar hepimizin en özel çocukluk anılarında yer aldı. Doğan Kardeş, yıllarca Türk çocuk dergiciliğinin başını çekti ve yayınlandığı dönemde kalitesiyle ve doğru yönlendirmesiyle bir neslin hayatını yönlendirdi ya da değiştirdi. Bir sürü ünlü sima da çocukken bu derginin devamlı okuyucularıydı. Müjdat Gezen, İdil Biret, Suna Kan ve niceleri… Müzik tahsili için yurtdışında bulunan küçük Suna Kan dergiye yolladığı mektubunda şöyle diyordu: “İtalya’ya müzik ve kültür tahsiline gidiyorum. İleride büyük bir virtüöz olarak döneceğimi düşündükçe seviniyorum. Memleketimin bana sarf ettiği emekleri boşa çıkarmayacağım.”
Bir Milliyet Çocuk fanatiği olarak, Doğan Kardeş’i, çok daha sonraları sahaflardan aldığım ciltleri sayesinde okuyup, sevmiştim. Milliyet Çocuk’a göre çeşitliliği az ve yayınladığı çizgi roman sayısı düşüktü ama Frankofonlar iyiydi. Doğan Kardeş Tortaks, Kahraman Ozan Hügo,
İkiz Kardeşler, Profesör Tonton gibi nefis çizgi romanlar her yaştan meraklısıyla buluşmuştu ama artık köprünün altından çok sular akmıştı ve çizgi romanlar ve onları okuyanlar dâhil olmak üzere her şey değişmişti. Yeni Doğan Kardeş, çizgi roman’a odaklanmış olarak aylık periyoda yayınlanacak ve artık çizgi romanların seçiminden de anladığımız üzere bir yetişkin dergisiolmuş. Çizgi romanlar seçilirken farklı türlerin bir araya gelmesine özen gösterilmiş, derginin ilk sayısında çizgi roman âleminin ustalarından Alexandro Jodorowsky’nin yazdığı, Mark Riou ve Mark Vigouroux’nun resimlediği kısa hikâyeler, kovboy Blueberry, Blacksad, Okko, Gecelerin Efendisi, Albatros ve David Fincher’ın sinemaya uyarlamakta olduğu Tetikçi gibi seriler var. Ayrıca yükselen manga çizgi romanı merakı da es geçilmemiş… 16 sayfalık bir manga eki dergiyle birlikte verilmekte fakat Manga ile yeni tanışan okurların kafasını karıştıracak kadar türle etkileşimi zayıf bu eki pek beğendiğimi söyleyemem, açıkçası derginin satışı için bir cazibe yaratacak gibi durmuyor.
Eski kahramanların neredeyse ezberlenmiş öykülerinin farklı formatlarda yeniden, yeniden ve yeniden yayınlandığı ve giderek düşen satış rakamlarından bahsedilen Türk çizgi roman yayıncılığında yeni bir umut olarak algılansa da yeni Doğan Kardeş ile ilgili bazı çekincelerim de yok değil. Özellikle Aylık yayınlanan bir dergi için çok az sayfa sayısına ve reklâm almadığı için haklılığı bir yerde savunulabilecek, pahalı fiyat etiketine sahip derginin ne derece takip edilir olacağı büyükçe bir soru işareti haline geliyor. Geçtiğimiz yıllarda, bu piyasada büyük umutlarla başlayıp, birkaç ay da sona eren çizgi romanlardan sonra, haklı olarak, kimse aylarca takip ettiği bir macerayı yarıda bırakmak istemiyor.
Doğan Kardeş’in önünde uzun ve zor bir yol var. İlk sayıyı bir zamanlar Doğan Kardeş okumuş tüm yetişkinler, şartlanmış bir duyguyla alacaklardır ama formatın bu denli değiştiği dergi onlar için sadece bir isim olmaktan öteye gitmeyecektir. Hatta yayınlanan kimi çizgi romanların, bunu bir çocuk dergisi sanarak alanlarda önce hayret sonra nefret hisleri yaratacağı bir gerçek, çünkü “Doğan Kardeş” ismi 33 yıl boyunca bir çocuk dergisi olarak insanımızın beynine kazındı. Şimdi aniden aynı isimle çıkan bir derginin tamamen farklı bir yayıncılık anlayışına yönelmesi bazıları için affedilecek bir durum olmayacaktır. YKY’nın bu isimde ısrar etmesi uzun vadede çeşitli tartışmaları getirebilir. Derginin bir sorunu da ilk sayının dağıtımının kısıtlı ve sorunlu yapılmış olması, fakat bu zamanla düzelecektir diye düşünüyorum. Tabii çizgi roman okuru için ilk sayıya sahip olmanın önemi nedeniyle eski sayıların bulunabilir olması da çok önemli. Ayrıca tam macera okumaya alışmış Türk çizgi roman okurları, beğendikleri çizgi romanı sadece 8 sayfa okuduktan sonra, 1 aylık bir bekleme süresinden oluşan bu sabır girdabına ne kadar dayanabilecekler, bunu zaman gösterecek.
Doğan Kardeş umarım Türk çizgi romanına yeni umutlar ve takipçiler kazandıran güçlü bir yayın olur. İyice soluklaşmış karışık bir dünyada eski bir dostun hatırlattıklarına ve yeni sohbetlerine hepimizin ihtiyacı var çünkü…
Murat Tolga ŞEN