Kapitalizmin krizine dair gerçeği söylemek!

Yazan: admin | 23 October 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Uncategorized

Borsalar çalkalanıyor, bankalar batıyor, emperyalist ülkelerin devlet erkânı telaşlı, kompradorlaşmış Üçüncü Dünya rejimlerinin yöneticileri şaşkın, 1929 krizini hatırlatan manzaralar, intiharlar, televizyonlarda, gazetelerde ‘konunun uzmanlarının’ can sıkıcı gevezelikleri, kredi derecelendirme kuruluşu denilenlerin sefaleti, piyasa dinine tapanların pişkinliği, velhasıl kepazeliğin ve kafa karışıklığının doruk noktası… Ne oluyor, neden oluyor, olup-bitenler kimin için ne anlama geliyor? Söylemle, gerçek durum arasında nasıl bir uyumsuzluk var? Sorunun kaynağında ne var ve buraya nasıl gelindi? Neden şeylere dair gerçek söylenmiyor?

Bir günde borsalarda 1.2 trilyon doların buharlaştığı söyleniyor… Buharlaşan alkol gibi, su gibi bir şey mi? Kim neyi nasıl kaybediyor? Şu borsa denilen ne menem bir şeydir ve orada ‘oynayanların’ oyunu kimin için ne demeye geliyor? Ya da ‘borsa oyuncusunu’ nasıl bilirsiniz? Menkûl değerler denilen kendinden menkûl bir şey midir yoksa reel bir karşılığı olmak zorunda mıdır? devamı

Dershane Köleleri

Yazan: admin | 31 August 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Uncategorized

Haftanın 6 günü 12’şer saat çalışacaksın. Sigorta yatırılmayacak. Stajyerlik iki sene. Para mı? Yemek ve yol ücreti. Bunu da iyilik olarak say

Eğitim ve öğretimin özelleştirilmesi sürecinde kurulan ve şu anda kökleşerek müthiş bir sektör haline gelen dershaneler, gerek gizli kuruluş amaçlarına gerekse işlevlerine uygun olarak birer ticarethaneden farksız. Sahipleri eğer öğretmense artık patron, öğretmenleri işçi, öğrencileri de müşteri. “Görünür amaçlar doğrultusunda verilmesi düşünülen öğretim nerede?” derseniz, demekle kalırsınız.

http://www.siirtliler.net/haberresim/dershaneler.jpg

Yılın belli dönemlerinde avcılık malzemesi reklamlarını değişik şekillerde ve başarıyla yürüterek öğrenci avlayan dershanelere eğitim sistemi de kendi içinde yaptığı değişikliklerle gizli kapaklı destek veriyor. Bunun düşünülmemesi için de “Dershaneleri kapatacağız” söylemleri dile getiriliyor yandaş toplamak için. Bir yararlı yönleri var dershanelerin; birçok eğitim fakültesi ve bölüm mezunlarına iş alanı yaratmaları. Lakin bu mezunların çalışma koşulları incelendiğinde karşılaşılacak manzara içler acısı.
Yeni mezunların, çaresizce “İşsiz kalmaktansa 2-3 yıl dershanelerde sömürülmek gerekir” kabulüyle yaklaşmaları ve bu durumdakilerin sayıca çok fazla olmaları ve emeklilerin de “Kahvede oturup kağıt oynayacağıma veya evde oturup televizyon seyredeceğime çok komik bir rakama dahi olsa gidip dershanelerde çalışır, çoluk çocuğuma bir katkım olur” düşüncesiyle kendilerini kullandırtmaları, dershanelerin ekmeğine yağ sürüyor. Dahası öğretmenlik mesleğinin statüsünü de düşürüyor farkında olmadan. devamı

“Uygarlığın” şişman adamı

Yazan: admin | 31 August 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Uncategorized

6 Ağustos’ta “küçük çocuk” Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta “şişman adam” Nagazaki’ye düştü. 210 bin kişinin ölümüne sebep oldular

“Uygarlığın” küçük çocuğu ile şişman adamı

“Acayipleşti havalar, bir güneş, bir yağmur, bir kar./ Atom bombası denemelerinden diyorlar./ Stronsium 90 yağıyormuş/ Ota, süte, ete, umuda, hürriyete,/ Kapısını çaldığımız büyük hasrete./ Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm./ Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.”
Nâzım Hikmet Ran

Tarih, 6 Ağustos 1945. ABD’ye ait “Enola Gay” adlı uçak, Küçük Çocuk (Little Boy) adlı atom bombasını taşıyordu. Saat 8.15’te, 15 bin ton patlayıcı gücüne sahip, uranyum yüklü Küçük Çocuk, Hiroşima’ya atıldı. Kent, patlama merkezinden başlayarak, 2 km’lik bir yarıçap içinde, bütünüyle yok oldu. 2 ile 4 km’lik bir yarıçap içinde yüzde 85’ini, 5 km’lik bir yarıçap içinde de yüzde 60’ını kaybetti.
Bu saldırıdan üç gün sonra, Japonya’nın yeni konuğu, bu kez, 22 bin ton patlayıcı gücüne sahip, “Şişman Adam” (Fat Man) isimli atom bombasıydı. Şişman Adam, öncülü Küçük Çocuk’tan farklıydı. Plütonyum yüklüydü ve adresi Nagazaki olarak belirlenmişti. Bombalar, bir yıl içerisinde 210 bin kişinin ölümüne sebep oldu. Beş yıl sonra, bombaların etkileri sonucu ölenlerin sayısı 350 bini bulmuştu. Radyasyon nedeniyle toprağın ve suların zehirlenmesi sonucunda bölgedeki canlı hayatı da yok oldu ve etkileri nesiller boyu sürdü. Üstelik, hâlâ, radyoaktif etkilerle, bölgede çok sayıda kanser vakası görülüyor.

50 milyon insanın ölümü, 35 milyon insanın da sakat kalması ile sonuçlanan İkinci Dünya Bölüşümü -Kıyımı- yanında, Hiroşima ve Nagazaki ayrı bir trajedidir. Bugün, felaketin ardından inşa edilen park ve bulvarlarının çoğunun adı “Barış” olan Hiroşima ve Nagazaki’de, 63. yaşını dolduran “Küçük Çocuk”, korkulu gözlerde çok büyüdü. Aynı yaştaki “Şişman Adam” ise insanlık tarihine koca bir leke olarak ismini yazdırmışken, etkileriyle çoktan “obez” olmuş durumda. Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslarda, Afrika’da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki “Barış” adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?

DEVRAN KORAY ÖCAL (Arşivi)
Kocaeli Üni., Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

Reblog this post [with Zemanta]

Türk usulü sansür paranoyası

Yazan: admin | 31 August 2008 | Yorum yok
Kategoriler: Uncategorized

Yeşilçam filmlerinden tutun da yabancı filmlere, belgesellere ve dizilere kadar, çeşitli sansürleme teknikleriyle kesintiye uğratıyorlar ekranın özgür akışını. Bazen buzlayarak bazen, bazen keserek

http://uruninceleme.com/blog/wp-content/2007/04/sansur.jpg

POYRAZ KOLLUOĞLU (Arşivi)

Son zamanlarda kendimi iyiden iyiye şanslı hissetmeye başladım. Çünkü, ben “Hababam Sınıfı”nı izlerken İnek Şaban’ın “eşşoğleşşek” demesini özgürce duydum. Yine aynı sınıfın beden öğretmeni karakterini canlandıran Şener Şen’in öğrencilerine alaycı bir şekilde sayıp sövmesini de duydum. Ya da Kadir “Abi”mizin, sevdiği hayat kadını rolündeki, Serpil Çakmaklı olsun ya da başkası, bu kadınları, sosyal kimliğine atıfta bulunan sözlerle tokatlamasını da rahat rahat işittim. Benden sonraki kuşağın çocukları için üzülüyorum. Onlar bu filmlerin özüne ve samimiyetine ait olan sözleri ve sahneleri duyamıyorlar, göremiyorlar. Koca koca “SSS”ler yükseliyor eğer bir yerlerde hafif gramajlı, argo sokak ağzı olarak tabir ettiğimiz küfürler varsa. RTÜK, yayın kuruşları ve izleyiciler olarak ulusal bir sansür paranoyası içindeyiz. Yeşilçam’ın hayatlarımızı hafifletmek için bize miras bıraktığı onlarca film, bu sansürlemelerden sonra bibersiz bir menemen tadı veriyor. Hiç bibersiz menemen olur mu? Elbette olmaz, bibersiz menemene menemen denmez. Samimiyeti sansürlenmiş bir Yeşilçam filmi de izlenmez. Sadece Yeşilçam değil, yabancı filmlerden tutun programlara, belgesellere ve dizilere kadar, farklı ve çeşitli sansürleme teknikleriyle kesintiye uğratıyorlar ekranın özgür akışını.
Mesela olmadık yerlerde insanın gözüne yapışan buzlama, tuzlama yöntemiyle sansürleme tekniği var. Yeni reklam yasaları gereği artık sıkça görüyoruz, orda burada koca logoları, markaları kapatmaya çalışıyorlar, sanki biz kenarından köşesinden, renginden, şeklinden anlamıyoruz, o ne içkisi bu ne bankası diye. Daha çok reklam oluyor bu ayrı bir mesele hiç girmiyorum. devamı

Pages (8): 1 2 3 4 » ... Last »

Still Life

www.flickr.com